El Yazısı

Arundhati Roy Küçük Şeylerin Tanrısı isimli eserinde şöyle yazar: “[…] Büyük Öykülerin gizinin, gizleri olmamasında yattığını uzun zaman önce keşfetmişti. Büyük Öyküler, dinlemiş olduğunuz ve yeniden dinlemek istediğiniz öykülerdi. Herhangi bir yerinden içine gireceğiniz ve rahatça yerleşebileceğiniz öykülerdi. Onlar heyecanlarla ve şaşırtıcı sonlarla gözünüzü boyamazlar. Beklenmedik şeylerle şaşırtmazlar. İçinde yaşadığınız ev kadar tanıdıktır size. Ya da sevgilinizin teninin kokusu kadar. Nasıl bittiğini bilirsiniz, ama yine de bilmiyormuş gibi kulak verirsiniz. Tıpkı, bir gün öleceğinizi bilmenize karşın hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamanız gibi. Büyük Öykülerde kimin yaşayacağını, kimin öleceğini, kimin aşkı bulacağını, kimin bulmayacağını bilirsiniz. Ama yine de yeniden bilmek istersiniz. Onların gizemi ve büyüsü budur işte.”

Büyük Öyküler bize daima neyi sevmemiz, neyden nefret etmemiz, neyden uzak durmamız, neye yakın olmamız gerektiğini söyler. En mühimi ise bize neyi hatırlayıp neyi unutacağımızı emredip yanlış şeyi hatırladığımızı fark ettiğinde bizi cezalandırmaya kalkmasıdır.

Bu, kendi hikâyemizi hikâye etme gücümüze el konulmasından başka bir şey değildir. Eğer insanın gerçek bir ikameti olduğu gibi tinsel bir ikameti de varsa bizlerden beklenen, kendi küçük öykülerimizi hâkim olan büyük öykülere kurban etmemizdir. Tinsel ikametimizi kendi öykümüzden alıp Büyük Öykülere taşımamızdır. Otobiyografinin sağaltıcı etkisi biraz da buradan gelir. Kişiye kendini kendi hikâyesinde yetkin kılma özelliği kazandırır. Rehberli Otobiyografi (ROB) ile bunu bir grupla birlikte dinleyerek ve dinlendiğimizi bilerek yaparız.